ÇOK GEÇ OLMADAN

2010-12-07 10:32:00

 

Arslan Küçükyıldız

 

                                                                                                                      Fatih’e

 

Zaman zaman bana bir çocuk oyunu gibi algılanan, aslında çok ciddî bir zekâ oyunu olan ve her yaşta insanın zevkle oynayabildiği Mangala Oyunu ile neden ilgilendiğimi, oyunla tanışmamı, her fırsatta oyunla ilgili bilgi toplamaya çalışmamın sebebini soruyorlar. Oyun hakkında kısaca bilgi verdikten sonra bu sorulara cevap vermeye çalışıyorum. Bu oyun Prof. Dr. Abdülvahap Koca’nın tespitiyle 4000 yıllık bir Türk Oyunu. İki ya da daha çok kişiyle yere karşılıklı belli sayıda çukurlar kazılarak, bu çukurlara konulan belli sayıdaki taşlar sırayla çukurlara birer birer dağıtılarak, çift yapılan kuyudaki veya boş kuyuya düşen taşla karşısındaki kuyunun taşları ütülerek oynanıyor. Türkiye’de oyunun 115 yerde değişik ad ve kurallarla oynandığını bizzat tespit ettim. Oyunun Türk Oyunu olduğuna dair kanaatim, oyunun Türkistan coğrafyasında çok yaygın ve çeşitli türlerinin bulunmasına dayanıyor. Avrupa 16. asırda oyunu Türklerden öğrenmiş. Orta Doğu, Afrika, Orta Amerika’da da oynanıyor. Ama onlarda bizde olduğu kadar zenginlik görülmüyor. Batılılar her şeyi çaldıkları gibi bu oyunu da çalıp alınır satılır hale getirmiş hatta Nokia 3310 telefonlarında oynanabilen bir oyun olarak piyasaya sürmüşler. Küçük bir araştırma ile internet üzerinde veya indirip oynayabilirsiniz.[1]

1992 yılında TRT İNT-AVRASYA kanalında yayınlanacak programlar için ön araştırmalar ve bölgeyi tanımak amacıyla Sovyetlerin dağılmasından sonra yeni kurulan Türk Cumhuriyetlerine gitmiş, çok sıcak bir ilgiyle karşılanmıştık. İlk durağımız Kazakistan, ikincisi Kırgızistan olacak, sonra sırayla Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ziyaret edilecekti. Kazakistan Televizyonu yetkilileri bize televizyonlarını, önemli resmi kurumları, müzeleri, mesire yerlerini gezdirdiler, çok güzel ağırladılar, üç günlük gezi sonunda bir otobüsle ekibimizi Kırgızistan’a bıraktılar.

Kırgızistan’da da aynı sıcak ilgiyi göreceğimizi tahmin ediyorduk. Öyle de oldu. Daha ilk andan itibaren kendimizi ülkemizde değil adeta evimizde hissettik. 1970’lerde çalışmaz raporu verildiği halde hâlâ kullanılan televizyon binasına vardığımızda bizi karşılayanlardan birinin bir elinde havlu, bir elinde ibrik vardı ve “Yoldan geldiniz, yorulmuşsunuzdur, elinizi yıkayın” demişti. Kastamonu ili Budamış / Kumara köyündeki baba ocağını hatırlatan bu güzel ata geleneğini, on bin kilometre uzakta Kırgızistan’da, hem de başkent Bişkek’te görmekten çok memnun olmuş, Kırgız kardeşlerimizi daha bir başka sevmiştim. Bu seyahatimiz, aşağı yukarı “Sizde şöyle, bizde böyle” “Sizde şöyle söyleniyor, bizde böyle” karşılaştırmalarıyla ve ortaklıkların bunca fazlalığına hayret ve milletimize hayranlıkla geçti. Yetmiş yıl süren siyasi ayrılık sunî gibi gözükse de bin yıl önce buralardan ayrılmış, onların deyişiyle “atla gidip, uçakla dönmüş” ama bin yıldır geleneklerimizi değiştirmeden yaşatabilmiştik.

Bişkek’teki ikinci akşamımızda ekibimizden ayrılıp Filarmoni’de verilen bir konsere gittim. Maksadım Kırgızistan’ın kültür hayatına bir göz atmaktı. Konserin ilk bölümünde yaşlı bir Kırgız vatandaşının, Kırgızca şarkı söyledi diye bir Rus sanatçıya yüklü bir para ödülünü çıkarıp vermesi çok hoşuma gitti. Konser arasında gençlerle karşılaştım. Onlarla ağız farklılığından dolayı kırık dökük de olsa bir sohbetimiz oldu. Kırgız oyunlarını, destanlarını iyi bilen birileri var mı diye sordum. Şimdi adını almadığıma pişman olduğum bir delikanlı bana aradığım bilgileri Prof. Dr. Marat Saralayev’den bulabileceğimi söyledi.  Tabii Marat Hoca’nın telefonunu da vermeyi unutmamıştı. İşte Dokuz Korgol (Tokuz Korgol)  oyununu, uzaklardan gelmiş kardeşine gözleri parlayarak tanıtmaya çalışan güzel insan Prof. Dr. Marat Saraleyev’i şükran boçlu olduğum.o kimliği meçhul delikanlı sayesinde tanıdım.

Üniversitedeki odasında ziyaret ettiğimiz Marat Hoca, bana Kırgızların Aşık Oyununu, Beş Taş’ı, Dokuz Korgol’u, Ordo’yu, Güreş’i ve daha bir çok geleneksel kültür öğesini uygulamalı olarak anlattı. Kendisiyle çekimler yapma fırsatım oldu. Oyunları bana anlatırken duyduğu heyecanı imkânı yok size anlatamam. Kültürüne, tarihine böylesine aşkla bağlı bir insanı tanımak benim için bahtiyarlık idi. Dokuz Korgol’u Marat Hoca vasıtasıyla tanıdım ve çok hoşuma gitti. Tabii çekim yapıyoruz diye oyunun kurallarını da tam öğrenemedim. (İçimde bir uktedir; nasip olursa bir gün Marat Hoca’dan oyunun kurallarını ayrıntılı olarak öğreneceğim.)

Türkiye’ye döndüğümde, köyde dedeme havlu tuttuğum gibi Bişkek’te bana havlu tutan Kırgız kardeşlerimizin oynadığı bu oyunun bir benzerinin Türkiye’de de oynanıyor olması gerektiğini düşünerek soruşturmaya başladım. Oyunun kendisi veya bir benzeri olmalıydı. Her zaman olduğu gibi Babama sordum. Çocukluğunda Amen adıyla oynandığını biliyor ama kurallarını hatırlayamıyordu.

Bolu ilinin Dörtdivan ilçesinde ilki yapılan Köroğlu Şenliği’nin çekimleri için Dörtdivan Yaylasında toplanan kalabalığın içindeki yaşlılara bu oyunu sordum. Onlar da Marat Hoca’nınkine benzer bir heyecanla, oyunu bildiklerini, istersem öğretebileceklerini söyleyerek yere oyun için gereken kuyuları kazmaya, taşları toplamaya başladılar. Oyunun çok güzel bir oyun olduğunu hatırlıyorlardı ama uzun süredir oynamamışlardı. Onlar oynadılar, biz çekim yaptık ama maalesef oyunun tamamını çekemedik. Oradan da kuralları öğrenemeden eli boş dönmüştüm. Benim için o sırada Dokuz Korgol oyununun Türkiye’de de oynanıyor ve yaşıyor olması önemli idi.

Aradan on yıl kadar geçti. 2004 yılı olsa gerek. Bir gün işlerim çok odamda çalışıyorum, televizyon da açık ama bakmıyorum. Kulağıma eski bir oyunun canlandırılmaya çalışıldığına dair bir sohbet çalındı. TRT’nin sabah programı Gaziantep’te bir kahvehaneden canlı yayında söyleşi yapılıyordu. Hemen dikkat kesildim çünkü bahsettikleri oyun, benim ilk olarak Kırgızistan’da gördüğüm, Babamın hatırladığı, Bolu Dörtdivan’da da oynanırken çekimlerini yaptığım Dokuz Korgol Oyunundan başkası değildi. Hemen programın yapımcısı Şeref Ulucan’ı aradım. Ondan oyunu kim biliyor ve canlandırmaya çalışıyorsa adres ve telefonlarını bulmasını rica ettim. Sağ olsun, o Gaziantep kahvehanesinin telefonunu aldı. Kahveci vasıtasıyla Yüksek Mühendis Abdülkadir Evişen Ağabeyle tanıştım. Ondan oyun hakkında bilgi aldım. Ona bildiklerimi, Kırgızistan’daki Dokuz Korgol’u anlattım Karahanlılar döneminden kalan Dokuz Korgol oyun taşı hakkında bilgi verdim. Bana Gaziantep kalesindeki Mangala taşından bahsetti. (Sonraları benzer bir oyun taşının Elbistan Ula Camii’nin bahçesinde bulunduğunu, ancak restorasyon sırasında nereye kaldırıldığının bilinmediğini öğrenecek ve kahrolacaktım.) Bana oyunun hatırladığı kurallarını ve kurt dişinden yapılan oyun taşlarını göndermek nezaketinde bulundu. Maalesef Abdülkadir Abi de oyundaki bazı kuralları daha da netleştirebilmek için oyunu bilenleri aramış ve bulmakta güçlük çekmiş. Bana oyunu yeniden canlandırmak için verdiği mücadeleyi anlatınca hem çok memnun oldum, sevindim, hem de dehşete kapıldım; Sevindim, Türk Milleti böyle kültür milliyetçilerine sahip oldukça ebediyete kadar yaşayacaktı. Dehşete kapıldım, herkesin var, yaşıyor, birileri nasıl olsa biliyordur, yapıyordur dediği birçok kültür öğesi gibi Mangala Oyunu da yok olmak üzereydi.

İşte bu tehlikeyi görünce, öz be öz bizim zenginliğimiz olan her şey gibi Mangala’nın ilgiye ve şefkate ihtiyacı olduğunu düşünerek bu konuya eğilmeye karar verdim. Bilim adamlarımızı bu konuyu araştırmaya, iş adamlarımızı bu konuda yatırım yapmaya çağırdım. Yetmedi oturdum bu konuda derlemeler yaptım. Oyunun yüzlerce ad ve türünü, satranç, dama, domino gibi oyunlara atalık ettiğini, her yaştan insana hitap eden güzel bir oyun olduğunu öğrenmiş oldum. Bir bulmaca çözer gibi her yeni türü bana yeni bir kapı açtı. Kendimi satranç oyununun nasıl oluştuğunu adım adım izleyen biri olarak buluvermiştim. Tabir yerinde ise sinekten yağ çıkardım. Böyle yapmasaydım en kıymetsiz gördüğümüz kültür varlıklarımızın bile biraz araştırılıp üzeri cilalandığı zaman ne büyük bir hazine sahibi olduğumuzu belki de göremeyecektim. Çorbada bir tutam tuzum olamayacaktı. Çünkü çok geç olabilirdi.   

            Kültür değerlerimiz meraklılarını çağırıyor; “Gelin, ben burada yıllardır sizi bekliyorum, nerdesiniz?” diyor.



[1] Ayrıntılı bilgi için hazırlamakta olduğum kitabı beklemeniz gerekecek.Şimdilik bloğumuza bakmanızı salık veririm.

79
0
0
Yorum Yaz